EGE KELİMELERİ, EGE AĞZI (MANİSA)

6 Kasım 2010 Cumartesi |

Unutulmuş Birer Birer / Mehmet SUCU


Uzmanlar dili "Canlı bir varlıktır."şeklinde tarif ederler. Her canlı gibi kelimelerin de bir ömrü vardır. Kelimeler de diğer canlılar gibi doğar, yaşar ve ölür. Bunun neticesi olarak her bölgenin, zamanın ve neslin kendine mahsus kelimeleri de vardır ortak kelimelerinin yanı sıra.

Doğup büyüdüğü yerlerin dışında yaşayan birçok insan, yıllar sonra memleketine döndüğünde tanıdığı bazı insanların öldüğünü duyar ve üzülür. "Filan da öldü, falan da öldü."derler kendisine. Ancak ölen sadece filan, falan değildir. Filan, falanla birlikte birtakım adetlerin, kelimelerin de öldüğünü, onları da kaybettiğini, artık kendi zamanının kelimelerinin kullanılmadığını fark eder neden sonra. Hatıraları canlanır gözünün önünde. O kelimeleri nerelerde, nasıl kullandığını düşünür, bir defa daha cümleler kurar zihninden yitirdiği kelimelerle.

Bir hadise, bir hemşehri, bir hatıra ansızın bize eski adetlerimizi, kelimelerimizi hatırlatır ve çoğu zaman da bizi alır, hayâlen geçmiş yıllara, çocukluğumuza, gençliğimize götürür.
Geçenlerde ailesiyle bizi ziyarete gelen bir arkadaşım evlerine gitmek için hazırlanırken kapıda ayakkabısını giymeye çalışan oğluna: "Oğlum, şimdi arabaya bincez, berenarı bağlayıvee bağcıklarını."dedi. "Berenarı"… Bu sözü duyunca birden yıllardır görüşmediğim bir dostumla karşılaşmışım gibi bir his uyandı içimde. "Berenarı" kelimesi aldı beni, bir an için çocukluğuma, memleketime götürdü. Sonra arkadaşıma döndüm ve "Senin ne demek istediğini anladı mı acaba?"dedim. O da biliyordu tabii oğlunun bu sözü anlamadığını, bu kelimeyi kendisinin de uzun zamandır kullanmadığını fark etti. Çocukluğumuzun geçtiği yöreye (Ege Bölgesi) ait olan bu kelime, işte yıllar sonra bir gurbet akşamında ikimizin de gözünde sılanın canlanmasına vesile olmuştu. Birbirimize baktık arkadaşımla ve tebessüm ettik, çünkü bir tek kelime saniyeler içinde onca yılı adeta bir kere daha yaşatmıştı bize, neler neler hatırlatmamıştı ki… Müşterek dostumuzdu "berenarı". "Gelişigüzel, üstünkörü, iyice incelemeden" manalarında kullanılırdı. Ben uzun zamandır kullanmadığım ve kimseden de duymadığım bir kelimeyle karşılaşmanın heyecanıyla hemen atıldım ve ondan önce söyledim manasını arkadaşımın oğluna. Kelimenin etimolojik gelişimi nedir, ne zamandan beri kullanılmaktadır bilemiyorum ama bu kelime beni unutulan diğer kelimeler, alet edevat, meslekler, âdetler, terk edilen hayat tarzları hakkında da düşünmeye sevk etti.
Biraz düşündükten sonra hayatın her sahasından çocukluğumda kullandığım ömrünü tamamlamış nice kelime akın etti zihnime. Şimdi hatırladığım bu eski dostları dilbilimine not düşmek ve bu yazıyı okuyan bazı okuyucuları çocukluğuna, köyüne, sılasına götüreceğini düşünerek kaydedeyim.

Eskiden köyleri muhtarlar değil "ayan" manasında kullanılan "ayen"ler idare ederdi. Ayenler köylülere bir duyuruda bulunacakları zaman "tellal"çıkarır, tellallar davul çalarak ve sokak sokak gezerek ayenin duyurusunu halka bildirirlerdi. Köy bekçisi, korucu yerine "teştiman"lar bulunurdu eskiden köylerde. Bunlar dağ bayır dolaşır, ileşberin (rençber) malına, mahsulüne insanların ve hayvanların zarar vermesine mani olmaya çalışırlardı. Köylülerin büyükbaş hayvanları, inekleri, dombeyleri (manda) "sığırtmaç, sırtmeç" tarafından otlatılırdı akşama kadar ve bu büyükbaş hayvanlar bile akşam olup hava karardı mı evinin yolunu tutar, gideceği, sığınacağı yeri şaşırmadan bulurdu.
Öğretmen yoktu eskiden bizim oralarda. "Muallim" manasında "malim"ler vardı çünkü. Malimlerin yetiştirdiği gençlerin hiçbirisi "kanka"ya, "kanki"ye ihtiyaç duymazdı. Her birisinin mutlaka "yaren"i, "sağdıç"ı bulunurdu. Malimler çocukları yerli malı kullanmaya özendirirlerdi. Baharın geldiğini büyüklerimizin avlu kapılarının sokağa bakan yüzlerine astıkları çiçek demetlerinden ve malimlerimizin bizi "sultanmavrız"a pikniğe götürmelerinden anlardık o zamanlar. O pikniklerde veya sair zamanlarda gençlerin yaptıkları, hatalar onlar "acamı" oldukları için hafifletilmeye çalışılırdı.

Atlar, inekler, koyunlar "ahar"dan; kediler ve köpekler yalayarak içtikleri için "yalak"adı verilen kırık testilerden su içerlerdi. İnsanlar da tek sapı olduğu için "yalınkulplu" diye adlandırılan testilerden "kupa"lara doldurdukları suyu içerlerdi. Ha bir de "kupa tutmak" diye bir deyim vardı. Sırtı ağrıyan aile reisinin sırtına evin hanımı tarafından tutulurdu kupa. Hanım, ucunda pamuk sarılı bir tel çubuğu ispirtoya batırıp yakar, kısa bir süre cam kupanın içine tutar, sonra da kupayı sırta yapıştırırdı. Havası alınmış kupanın içine doğru adamın derisinin kabarması ve kupa başka bir yere tutulmak üzere oradan alınırken çıkan ses bize ne kadar eğlenceli gelirdi ve bütün çocukları her defasında kıkır kıkır güldürürdü.

Evet, su "kupa"dan içilir fakat çorba "tas"tan içilirdi. "Yımırta", "dıvan"(tava)da pişirilir, yemekler "çanak"lara konur, çanaktan yenirdi. Yemekler yendikten sonra yıkanan çanaklar "çanaklık"lara itinayla yerleştirilirdi. Yemeklerin fazlalıkları ise ya "tel dolap"larda muhafaza edilir ya da huni biçiminde olan "kapangeç"lerin altına konurdu. Yiyecek hiçbir şey yoksa bilhassa ihtiyarlar, bir tas suda bir miktar şeker eritir, içine ekmek doğrayıp onunla çocukların açlığını giderirlerdi. Çocukların hiçbir zaman burun kıvırmadıkları bu şekerli suyun adı da "çolaf"tı. Çocuklardan pahalı, değerli, arada sırada alınabilen yiyecekleri çabucak tüketmemeleri "katık" etmeleri, yani mutlaka ekmekle birlikte yemeleri istenirdi. Ekmek yemeden karnımın doymamasını belki de bu katık etme alışkanlığına borçluyumdur. Köyün ekmeği sertti, kuruydu, lakin haftanın ya da ayın belli günlerinde gidilen "kaza"nın (ilçe) pazarından yumuşak ekmekler ve tahin helvası getirilir, pazardan getirilen bu kıymetli yiyecekler "pazar ekmeği, pazar helvası" adıyla taltif edilirdi Çocuklar, bakkala seyirterek giderler, yantiri yantiri yürüyen çocuklara kızılırdı. Amerikan tıraşı olmazdı çocuklar eskiden, "alabros" tıraşı olurdu. Başın her tarafındaki saçlar kestirilir, sadece alnın üstünde bir tutam saç bırakılır, adına da "alabros" denirdi.

Her evin önünde "ıbırık, ibirik" bulunur, elini yüzünü yıkamak isteyen ıbırıka müracaat ederdi. Kadın erkek, çoluk çocuk "zıbın" giyerdi eskiden herkes. Şimdilerde olduğu gibi zıbın sadece yeni doğan bebeklerin kıyafeti değildi. Gömlek yerine kullanılırdı zıbın o zamanlar. Bazen "enteri" diyen de olurdu zıbına. Fakat herkes anlardı enterinin zıbın olduğunu. "Gömlek" kelimesine yakın bir kelime daha vardı: Göynek. Yalnız manası farklıydı "atlet" yerine kullanılırdı "göynek". Zıbınların içinde ya "göynek" ya da "fanille" bulunurdu. Şalvar yerine "goca don" giyilirdi. Zıbınlar, göynekler, goca donlar, bicamalar, enteriler selelere, seleler de ya yatak yorganların konduğu "yüklük"lere ya da "sedir, divan" denilen oturma gruplarının altına konurdu. Ha bu arada bir de "podiye"ler vardı. Okul önlüğü, kara önlük demekti "podiye".

"Çerçi" gelirdi eskiden köylere. Kadınlar evin ihtiyaçlarını, genç kızlar çeyizlerini "çerçi"nin getirdiği eşyalardan "düz"erlerdi. Çanak çerçiden alınır ama "çömlek" çömlekçiden alınırdı. "Bileyci" dolaşırdı sokak aralarında. Kasnaklı bir bileme aracı vardı, omzunda taşırdı işyerini bileyci. Ayağını pedalına basar kaldırır, kasnak döner ve körelmiş bıçaklar, makaslar bilenirdi. Bu arada "fakçı"ları da unutmayalım. Elyaf yorganlar yoktu eskiden. Döşeklerin, yastıkların içindeki sertleşmiş yünler fakçı tarafından elden geçirilir, yumuşatılır, kabartılır, döşekler, yastıklar yeniden doldurulurdu. "Elekçi"den elek alınır, çok gezen, evde fazla durmayan insanlara "elekçi karısı…"denirdi. Anneler, babalar bileyci, fakçı, elekçi; genç kızlar çerçi yolu gözleyedursun çocuklar ise macuncu, pamuk helvacı, dondurmam gaymakçı olmayan satıcılara hiç itibar etmezlerdi.

Evlerimizin önünde "hayat" vardı önceleri. "Hayat"ların önleri kapanmamıştı, açıktı insanların evleri birbirine, çekinmeden, korkmadan gidebilirlerdi insanlar komşularına, "salon" olmamıştı henüz "hayat"lar. Teneke sobalar bulunurdu evlerde. Teneke sobalar, her kış başında bakımdan geçirilir, "soba boyası"yla boyanırdı. Topraktandı evler, bu kerpiç evlerin pencerelerine "delik" denirdi. Çatısı yoktu evlerin, "dambeş"leri (dambaşı) vardı ve her kış mevsiminden önce bu dambeşler özel bir toprakla, dambeş toprağıyla, sıvanarak evlerin akması önlenmeye çalışılırdı. Ayrıca hapishanelere ve tarlaların içindeki pek de düzenli olmayan insan ya da hayvan barınaklarına da dam denirdi.

Evlerde "ocaklık"bulunur, yemekler ocaklıklarda pişirilirdi. Soğuk havalarda ev halkı ocak başlarında toplanır, ısınmaya çalışırdı. Isınmaya çalışırlardı ama çoğu zaman yüzleri kavurma kavurur, sırtları harman savururdu, odanın her tarafına yayılmazdı ısı anlayacağınız. Harman demişken "orak"la biçilen ekinler köyün belli bir yerine yığılır, yığına "harman", yerine de "harman yeri" denirdi. Beygir ya da sığırların çektiği "döven"le harmanın etrafında dönülür, ekinler sapından ayrılırdı. Sapından ayrılan buğdaylar rüzgârlı bir havada savrulur, sapla samanı ayırmak o kadar zor gelmezdi. Ağırlık yapsın diye dövenlerin üzerine bindirilen çocuklara harmanın etrafında dönmek çok zevkli gelirdi. Harman döven öküzlerin arada bir başını harmana uzatıp bir tutam buğday almasına müsaade edilir, dedelerinden duydukları "Harman döven öküzün ağzı bağlanmaz."sözüyle öğrenirdi çocuklar yemek yemeyi hak etmek için çalışmaları gerektiğini. Açık havalarda "çelik çomak, cambalik, körebe"oynayan çocuklar, yağmurlu havalarda ise sokağın ortasından akan yağmur sularının oluşturduğu "yolamak"larda çubuk yarıştırırlardı. Ha bu arada imkânı olanlar da "velespit"e binerlerdi.

Araç gereçler de çok değişti. Her evde kerpeten vardı çivi sökmek için. Kerpetenle bile olsa laflar ağızdan sökülür, konuşa konuşa anlaşmaları sağlanırdı insanların. Tırpan, nacak, balyoz… her alet bulunurdu evlerde çünkü insanlar kendi kendilerine yeterlerdi, kendi işlerini kendileri yaparlardı. Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmazdı, eğreti ata binen tez inerdi çünkü. Sokak aralarında bulunan ortası oyuk "dibek taşları"nda keşkeklik buğdaylar "tokmak"larla dövülürdü. Evlerinin önü bulgur dibeğiydi, dibeğe vurdukça oynayan göbeğiydi insanların. "Siğil" denen demirlerle kalın ağaçlar, kütükler yarılırdı. İspirto ocaklarında demledikleri çaylarla tarlada bile olsa çay keyfinden mahrum kalmazdı büyüklerimiz. Hamur yoğuran kadınlar ellerindeki ya da "ekmek teknesi"ndeki hamurları spatulayla değil "ısgaran"la kazırlardı bizim köyde.

"Çalka"adı verilen testilerde ayrılırdı "sadeyağı" ayrandan. Ne de güzel olurdu çalka ayranı. Kompir kızartmasıydı çocukların en sevdiği yemek. Kış mevsiminde "kirman" bulunurdu özellikle yaşlı kadınların ellerinde. Yün eğirirlerdi kirmanla ve eğirdikleri yünlerle sadece çorap örerlerdi sevdiklerinin ayaklarına, başlara çorap örmeyi bilmezlerdi, akıllarının ucundan bile geçmezdi bu.
Bu, şu o yerine "enki, ekire, enkire", "hangi, hangisi" yerine "nankı, nankısı" derdik. Bizim köyde yıldırım ya da şimşek çakmaz, "yalabık" çakardı. Yaramazlık yaptığımızda büyüklerimiz bizleri "annac"ına (karşısına) alır ve bir güzel avkalarlardı (kızarlardı).
Kendisine işçi lazım olan kadınlar, sokak sokak, ev ev gezer, insanları ünner (seslenir) onlara iş teklif ederlerdi. Sadece "değişik" olursa yani komşusunun da kendi işine gelmesi şartıyla işi kabul ederlerdi. Eve gelen misafirlere "ıraf"taki kokular dökülür, misafirler annenin kıza yaptığı bir göz işaretiyle kokulanırdı.

Koridorlara "yolluk, odalara "çul" ya da "kilim" döşenir, duvarlara "kahveci güzeli, Kâbe resmi" gibi duvar halıları asılırdı. Şimdiki gibi halılar her yerde her zaman ulaşılabilecek şeyler değildi, sadece zengin evlerinde bulunurdu.

Ceplerde mendil yerine kullanılan "yağlık"lar, önlerinde önlük yerine kullanılan "peştamal" bulunurdu. Erkek çocukların ayaklarında "ilikli pabuç", kız çocukların ayaklarında "şibidik" bulunurdu.

Kuzenleri yoktu insanların eskiden. Neden mi? Emmoğulları, dayıoğulları, teyze oğulları, halaoğulları ya da kızları vardı da ondan.

Benim büyüklerim şaşırdıklarında "amanin, amanın, abooov, haydeee, hoppalaaa!"derlerdi. "Oh my gad, aman tanrım, vaaaav, inanmıyorum."demiyorlardı.

Zaman değişiyor, teknoloji gelişiyor. İnsanın hayat şartları, ihtiyaç ve imkânları da değişiyor. Bu gelişmeler doğrultusunda hayat tarzlarımızda da değişiklikler olması kaçınılmaz. Hayatımıza yeni araç ve gereçler kendi isimleriyle giriyor. Artık ihtiyacımız kalmadığı için günlük hayatta kullanamadığımız bazı araç ve gereçler de isimleriyle birlikte sessiz sedasız çekiliyor aramızdan. Zamanın durmasını bekliyor ya da gelişmenin olmamasını istiyor değiliz. Ancak unuttuğumuz veya yitirdiğimiz her yakınımızı hatırladığımızda duyduğumuz üzüntü birer birer unutulmuş sözcükler hatırlandığında da maziyle birlikte kaplıyor benliğimizi.
İnsanın birer kültür hazinesi olan her adet ve davranışın tamamen unutulup yok olmasına gönlü razı olmuyor. Her yörenin kelimelerinin, masallarının, bilmecelerinin, deyimlerinin, adetlerinin derlenmesi yeni bir kelimeye ihtiyaç duyulduğunda el âlemin lügatlerinden önce kendi derlemelerimize müracaat edilmesi ne güzel olurdu. Özellikler öğretmenlerin her yerde ve yaygın olarak bulunan eğitimli kişiler olmaları hasebiyle böyle derleme çalışmaları yapmaları kültürel hazinelerimizi sonraki nesillere aktaracak en güzel çalışmalardan olacaktır.

























Yağmur Dergisi
Üç aylik Dil-Kültür ve Edebiyat Dergisi
Bulgurlu Mahallesi Bağcılar Caddesi No:1 Üsküdar / istanbul
0 (216) 522-11 44 - Fax: 0 (216) 522-11 45

0 yorum:

Yorum Gönder